Bu yazıyı ancak siyah mürekkeple yazabilirim.
Dışarıda hava 42 derece. Biz yine Priscilla's Coffee'deyiz. Klima sonuna kadar açık. Radyoda mutlu bir şarkı çalıyor. Herkesin keyfi yerinde. Yine bir tatil günü, Labor Day. Kahve yudumlayıp sohbet ediyorlar. Daha ne ki?
Annemi arıyorum: N'aber?
Sesini tanımlamak o kadar kolay ki: Ne oldu? Uğraştırma anne, ne oldu?
Hastalık haberleri. Zaten hasta olanların hastalık haberlerinin güncellenmesi.
N. ablanın babasının ciğerleri var ya, ilerlemiş. Kemiklerine ne olduğunu çarşamba öğreneceklermiş.
A.'nın annesiyle konuşmuş, konuşmuş ya, işte o çok kötüymüş.
Bacakları şişip damarları patlamış. Karaciğeri mahvolmuş. Doktorlar demişler ki “haydi, bütün kanını değiştirelim, zaten göğüs kafesini de almalı”.
Göğüs kafesi olmadan yaşayabiliyor mu insan? O zaman kalbi nerede atıyor? Yoksa atmıyor mu artık?
E. teyze “dur” demiş bütün bunlara.
Haydi, ilaçlar çöpe, doktorlara da güle güle. Ben tatile gidiyorum, ölüm haberimi gönderirler size.